Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Ölmek Kolaydır Sevmekten
Ölmek Kolaydır Sevmekten

Ölmek Kolaydır Sevmekten

Ahmet Altan

Araba kumarhanenin önünde durdu, Nizam aceleyle indi arabadan, koşar adımlarla kumarhaneye girdi, piyano sesi yoktu, köşk sessizdi, yandaki salona yürüdü, piyanonun kapağı kapatılmıştı, gözleriyle…

Araba kumarhanenin önünde durdu, Nizam aceleyle indi arabadan, koşar adımlarla kumarhaneye girdi, piyano sesi yoktu, köşk sessizdi, yandaki salona yürüdü, piyanonun kapağı kapatılmıştı, gözleriyle salonu taradı, Anya pencerenin yanındaydı, sigara içiyordu. Nizam’ın kendisine doğru yürüdüğünü gördüğünde, yüzünde ilk kez bir şaşkınlık izi gördü Nizam. Gidip kadının karşısında durdu: – Adınız ne? – Neden soruyorsunuz? – Çünkü kimse yokken, sabahın aydınlığında ikimiz burada yalnızken adınızı söyleyip söylemeyeceğinizi merak ediyorum. – Bunun için mi geldiniz? – Evet Anya, bunun için geldim. – Adımı öğrenmişsiniz. – Öğrendim…

Ama sizin de bana adınızı söyleyip söylemeyeceğinizi merak ediyorum… Adınız ne Anya? Anya, Nizam’ın yüzüne, gözlerine baktı ve orada daha önce hiç kimsenin görmediğini, göremediğini, bir deliliğin kendini yakarak yok edişinin parlayışını gördü. Bundan korkmadı, bir başkası korkabilirdi ama o bundan korkmadı, aksine ilk kez bakışlarındaki boşlukta neşeye benzer bir pırıltı belirdi. – Delisiniz. – Evet Anya… Adınız ne? Anya, sigarasından bir nefes çekti, tavana doğru üfledi, bakışlarını Nizam’a çevirdi, uzun uzun baktı, yavaşça, neredeyse şefkatle konuştu. -Adım Anya…

1

Bir insan, hayatı boyunca okumayacağı bir mektubu neden hayatı boyunca yanında taşır? Perdeleri örtülmüş, panjurları indirilmiş bu eski köşkün içinde, hiç dinmeyen rüzgârların, mevsimine, gününe göre değişen seslerini dinleyerek dolaşıp, bir yüzyılın içine dağılan geniş ailesinin bütün o savaşlara, ayaklanmalara, darbelere, cinayetlere, çileli aşklara karışan ölüleriyle konuşan Osman bu sorunun cevabını arıyordu.

Menteseleri paslanmış sandıklardan birinde bulup giydiği dedesine ait eski gecelik entarisiyle, yaşlı bir hasta gibi inleyen ahşap köşkün içinde odalardan odalara, salonlardan salonlara, hep aynı soruyu kendi kendine tekrarlayarak geziniyordu. Dışarıya hiç çıkmıyor, pencereden bakmıyor, çoktan durmuş oymalı duvar saatlerini kurmuyor, zamanı sadece rüzgârın sesinden tanıyordu; küçük çanlar gibi çaldığında bahardı, uğuldadığında kıştı, asabileştiğinde sonbahar gelmiş demekti, fısıltıya döndüğünde ise vakit yazdı.

Bugünle neredeyse bütün ilişkisini kesmişti. Ailesinin sadık adamlarından biri haftada bir uğruyor, evin ve Osman’ın bütün ihtiyaçlarını karşılıyor, yiyecekleri yerleştiriyor, sonra evin sahibine görünmeden gidiyordu. Uzun zamandan beri bu belirsiz loşluğun içinde yaşıyordu. Ölülerini bu köşkte bulmuş, onlarla konuşmaya başlamış, zamanın ve mekânın kaybolduğu başka bir hayata geçmişti. Ölüler ona anlatıyorlardı, bazen yalan söyleyerek, bazen çarpıtarak, bazen yanılarak, bazen tarihleri şaşırarak, bazen yürekten gelen itiraflarla sarsılarak, geçmiş bir hayatı yeniden burada yaratıyorlardı.

Zamanın çatladığı bir çizgiden geçmişe akmış, o geçtikten sonra çatlak kapanmış ve Osman geçmişte kalmıştı. Bugünü yaşayanlar için sürekli geleceğe doğru, hep aynı yönde akan zaman, Osman’ın sihirli çatlağının arkasında her yöne doğru esniyor ama hiçbir yere doğru akmıyordu, bazen ileri, bazen geri gidiyordu. Esneyen, gevşek ve düzensiz bir zamanın içinde sislerle çevrelenmiş olarak yaşıyordu, ölülerini dinliyordu, onlarla konuşuyor, dedikodu yapıyor, meraklı sorularla sırları çözebilmek için uğraşıyordu.

Aklına takılan her soru, ona hayatın en önemli sorusu olarak görünüyor, sorunun cevabını bulduğunda hayatın sırını da çözeceğine inanarak o sorunun peşine takılıyordu. Ragip Bey’in koynunda taşıdığı, hiç açmadığı mektupların aslında bir değil üç mektup olduğunu geçenlerde öğrenmişti. Dilara Hanım arka arkaya üç mektup yazmış, üçüne de cevap alamamıştı. O mektuplar Ragip Bey’in ceketinin iç cebinde eprimiş sarararak, cephelerden cephelere, şehirlerden şehirlere dolaşıyordu. Hayatında hiçbir eşyaya değer vermeyen, mala mülke aldırmayan Ragip Bey için sahip olduğu en değerli şey bu üç mektuptu.

Bir mektubu değerli kılan nedir, diye soruyordu Osman kendi kendine. “İçindekiler” diyemiyordu, çünkü o mektupları aldığı andan itibaren göğüs cebinde taşıyan Ragip Bey bir kez bile açmamıştı zarfları, içlerinde ne yazdığını bilmiyordu. “Mektubu yazanı” dese, Ragip Bey mektupları yazan kadınla bir daha karşılaşmak bile istemediğini söylüyordu.

Ragip Bey mektupları açmamıştı, mektupları yazan Dilara Hanım’ı bir daha görmek istemiyordu ama Balkan Savaşı sırasında Çatalca tabyalarının biraz ötesindeki köy evi Bulgar topçusunun ateşiyle isabet alıp yanmaya başladığında zor bela canını dışarı atmış, sonra göğüs cebinde mektupların durduğu ceketinin içerde kaldığını fark edince, kendini tutmaya çalışan çavuşu silkeleyip yere yıkarak alevlerin arasına dalmış, ceketiyle mektupları kurtarmıştı.

Ölümle hayat arasındaki incecik çizginin üstünde iki tarafa da değmeden, zamanın kırılgan dalgalarıyla gezen bulanık zihni, ölülerinden o savaşı çok dinlemiş, savaşın sahnelerini bomboş salonların geniş duvarlarında defalarca görmüş, defalarca seyretmişti. O tuhaf yağmurun yağdığı gün Ragip Bey’in siperlerin üstünde nasıl durduğunu ise hiç unutmuyordu.

Huzursuz bir karmaşayla kaynaşıp duran bulutlar, fosforlu eflatunların, turuncuların, morların, yeşillerin ürkütücü ve uğursuz parıltılarıyla yırtılmış, yağmur yeryüzüne, binlerce ölünün ve onların içine gömüldüğü çamur yığınlarının rengini an be an değiştirerek yağmaya başlamıştı. Damlalardan güçlü bir ışık yayılıyordu. Siperler, siperlerin önündeki çamur topakları, top arabaları, arabaların yanında duran mermi kovanları, yüzüstü çamurda kaybolmuş ölülerin ıslak saçları, yeni bir saldırı bekleyen askerlerin bıyıkları, ellerindeki tüfekler, yağmurun sürekli değişen rengine bürünüyor, bazen eflatun, bazen mor, bazen mavi, bazen sarı oluyordu.

Siperlerle, yağmur sularının biriktiği çukurlarla, at ölüleriyle, kırılmış tekerleklerle, tek tük ağaçlarla, saman damlı bir iki boş kulübeyle göz alabildiğine uzanan geniş ve çıplak ova, gökyüzünün renkleri değiştikçe o renklerle birlikte yumuşak bir örtü gibi dalgalanıyor, uzaktan bakan birine bütün ovanın anlaşılmaz ve ürpertici bir ahenkle kımıldadığı hissini veriyordu. Boz kaputlarının içinde kırılmış, kamburlaşmış, duydukları son acıyla bacaklarını karınlarına çekmiş asker cesetleri, renk değişimleriyle bu harekete katılıyorlar, ovayla birlikte kımıldıyorlardı.

Neferler, gökyüzünü dehşetle seyrediyorlar, hiç görmedikleri renk uğultularının saldırısından korunmak ister gibi siperlerin içine saklanmaya uğraşıyorlardı, gökyüzünü yırtarak fışkıran ışıkların bir işaret olduğuna inanıyorlar ama bunun bir uğursuzluğun işareti olmasından korkuyorlardı. Ayakta, tek başına siperlerin üstünde durup gökyüzünü ve ovayı seyreden Ragip Bey, kendisine çarpan her renkle sanki biraz daha irileşiyor ve uzuyordu, bütün ovada ayakta duran tek insan oydu ve kalpağı, saçları, bıyıkları, üniformasıyla bulutlardan yansıyan alevli renklere boyandığında, yanmakta olan bir meşaleyi andırıyordu. Her an bir mermiyle vurulması ya da bir şarapnelle parçalanması muhtemeldi ama kalpağından süzülen yağmur sularının çizgilerinden aktığı yüzündeki sükunet, onun bir savaş meydanında olduğunu unuttuğunu düşündürüyordu.

….

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yerli)
  • Kitap AdıÖlmek Kolaydır Sevmekten
  • Sayfa Sayısı576
  • YazarAhmet Altan
  • ISBN9786051418780
  • Boyutlar, Kapak13,5x19,5, Karton Kapak
  • YayıneviEverest Yayınları / 2015

Yazarın Diğer Kitapları

  1. İsyan Günlerinde Aşk ~ Ahmet Altanİsyan Günlerinde Aşk

    İsyan Günlerinde Aşk

    Ahmet Altan

    Aldatanlar aldatmakla yetinmezler; onlar, ihanete uğrayandan bunun için üzülmemesini, kahırlanmamasını, dertlenmemesini, sevdiğinin bir başkasıyla yaşadığı hazzın üstüne kendi acılarının gölgesinin vurmasına izin vermemesini de...

  2. Kristal Denizaltı ~ Ahmet AltanKristal Denizaltı

    Kristal Denizaltı

    Ahmet Altan

    Bazen en büyük öfkeyi en çok sevdiklerimize duyarız. Bazen en yakınlarımız en çok acıtır canımızı. Bazen en tutkulu aşkla bağlı olduğumuzdan en vahşi intikamı...

  3. Hayat Hanım ~ Ahmet AltanHayat Hanım

    Hayat Hanım

    Ahmet Altan

    “İstediği her şeyi büyük bir tutkuyla istiyordu: Bir lambayı, oynak bir şarkıyla dans etmeyi, beni, bir şeftaliyi, sevişmeyi, lezzetli bir yemeği… Ama tutkuyla istediği...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Son Fasıl ~ Nedim GürselSon Fasıl

    Son Fasıl

    Nedim Gürsel

    Nedim Gürsel bu kitapta Van Gogh, Leonardo da Vinci, Rubens, Tolstoy, Rilke, Sartre, Semprun, Nâzım Hikmet gibi büyük ustaların yapıtlarını etkilemiş kentleri ve coğrafyaları...

  2. Pek Kronolojik Olmayan Hayatımız: Türkiye’de Modernleşme ve Sanat ~ Burcu PelvanoğluPek Kronolojik Olmayan Hayatımız: Türkiye’de Modernleşme ve Sanat

    Pek Kronolojik Olmayan Hayatımız: Türkiye’de Modernleşme ve Sanat

    Burcu Pelvanoğlu

    Burcu Pelvanoğlu, Pek Kronolojik Olmayan Hayatımız: Türkiye’de Modernleşme ve Sanat başlıklı bu çalışmasında modernleşmenin sanata etkilerini Osmanlı’da Batılılaşma eğilimleri ile Cumhuriyet ideolojisi olmak üzere...

  3. Bizim Gizli Bahçemizden ~ Nermin Bezmen Bizim Gizli Bahçemizden

    Bizim Gizli Bahçemizden

    Nermin Bezmen

    “Sık sık sorardın, ‘Bizi ne zaman yazacaksın sevgilim?’ diye. Ben de, ‘Daha vakit var, birtanem’ derdim. ‘Daha yaşayacak çok şeyimiz var. İleride hepsini yazacağım.’...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    ×
    Yukarı
    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur