Sömürge döneminden kalma eski binanın çinko damlarını, kırık dökük kiremitlerini kızdıran güneş, içerideki pis havayı daha da yoğunlaştırıyor; ter, kan ve sidiğin ağır kokusu sıcak havada nefes almayı dahi güçleştiriyor… Bir parça ekmeğe ulaşmak için gün boyu çamaşır kolalamak, dikiş dikmek, gemilere yük taşımak, dilenmek, bedenlerini satmak zorunda olanlar; yarınsız ve mülksüzler, karınlarını doyurabilmek için her gün yeniden dalıyorlar hayat kavgasına… Açlığın, çaresizliğin, bitin pirenin farenin, hastalık ve sefaletin eksik olmadığı bu kavgaya, elbette insanın olduğu her yerdeki gibi şarkılar, danslar, aşklar ve mavralar eşlik ediyor.
Latin Amerika’nın usta kalemlerinden Jorge Amado, tek göz odalarında aynı yokluğu paylaşanların ortak yaşam alanı Pelourinho Yokuşu 68 numaranın sakinleri üzerinden uzunca bir dönemin ve koca bir coğrafyanın röntgenini çekiyor. Boş kaynayan tencerelerin tıkırtılarına ve veremli öksürüklere patlamakta olan grevlerin sloganları, zengin nişanlı düşleri kurduran ucuz melodramlara anarşistlerin bildirileri karışıyor. Böylelikle bu ortak geleceksizlikten kurtuluşun yol haritası da giderek şekilleniyor. Sınıflar ortadan kalkmadığı sürece güncelliğini yitirmeyecek Alınteri, ilk kez Türkçede.
FARELER
1.
Fareler, hiç korku belirtisi göstermeden, karanlık merdivenlerin başında biraz dinlenmek için bekleyen adamların ayaklarının arasından geçerek gözden kayboldular.
Merdivenler gece gündüz hep karanlıktı, bu koyu karanlık, geceleri, bir ağacın oyuk gövdesinde çıkmış azametli bir yaban sarmaşığı görünümüne bürünürdü. Kirli çamaşır ve leş kokusu yapının içini kaplamıştı, adamlar ne kokunun ne de yarışırcasına aşağı yukarı koşuşturan farelerin farkındaydılar.
Kızıl saçlı olan ufak tefek adam gömleğinin koluyla alnında biriken teri siliyordu. İriyarı siyahi adam ise terinin parlayan anlında birikmesine aldırış etmiyordu. Çıkık dişleri arasında sönük bir izmariti çiğneyen, gömleği terden vücuduna yapışmış üçüncü adam ise vahşi bir köpeğe benziyordu.
Aşağı Şehir’den gelmişler, Tabuão Yokuşu’nu çıkmış, ardından Pelourinho Yokuşu’nda yenilmeden yollarına devam etmiş ve bu devasa merdivenlerin önünde durmuşlardı.
Kızıl, pofurdayan bir sesle söylendi:
“Bu merdiven adamı verem eder.”
Siyahi, Kızıl’a baktı ve gülerek bir ıslık çaldı.
“Asansörle çıkmak ister misin Chico?*”
“Çok da iyi olurdu.”
Siyahi’nin yüzünde kaygılı bir ifade belirdi.
“Şu fare o kadar semirmiş ki zorlukla koşuyor…”
“Semirmek için yiyeceği nereden bulduklarına şaşırıyorum…”
Chico, eliyle alnını bir kere daha sildi, kısık sesle bir şeyler homurdandı ve merdivenin ilk basamağına ayağını attı. Diğerleri, başları öne eğik, onu izledi. Augusto, dişlerinin arasında çiğnediği izmariti yere attı ve merdivenleri çıkmaya devam ettiler.
Semiz fare uzaktan onları gözetliyordu. Üçüncü kattan mavi elbiseli bir kız inmekteydi. Kız adamlara yol vermek için tırabzana dayandı ve adamlar geçtikten sonra farelerle birlikte bir gölge gibi karanlığın arasından süzülüp gitti.
Ve adamlar birdenbire ölü kokusunu fark ettiler, farelerin iğrençliğini algıladılar.
2.
Sokaktan bakıldığında bina o kadar büyük görünmüyordu. Hiç kimse büyüklüğünün farkına varmazdı. Aslında içi çok büyüktü. Evet, sıra sıra pencereleri dördüncü kata kadar görünürdü. Belki de binanın solgun eski boyası büyüklüğünün fark edilmesini önlüyordu. Pelourinho Yokuşu’nda birbirine yapışmış, görkemli fayanslarını sergileyen kolonyal tarzdaki evlerden herhangi biri gibi görünüyordu. Ama aslında içi çok büyüktü. Dört kat, bir çatı katı, arka kısmında bir bölme ve ön kısmında Fernandez’in bakkal dükkânı. Bölmenin arkasında Arap’ın kaçak ekmek fırını. Yüz on altı oda ve altı yüzden fazla insan. Başlı başına bir dünya. Kokmuş, sağlıksız, ahlaksız, fareli ve bol küfürlü. İşçiler, askerler, ne dediği anlaşılmayan Araplar, seyyar satıcılar, hırsızlar, fahişeler, terzi kadınlar, hamallar, memleketin çeşitli eyaletlerinden gelmiş, her renkten, rengarenk giysili insanlardan oluşan bir dünya. Fernandez’in bakkalında toplanıp cachaça* içerler, merdivenlere tükürür ve bazen oraya işerlerdi. Yapının tek beleşçi kiracıları farelerdi. Yaşlı siyahi bir kadın kapının önünde acarajé** ve mungunza*** satardı.
Dördüncü kattan arada sırada gitar sesleri geliyor ve Araplar elektriksiz odaların sessizliğinde karşılıklı konuşuyorlardı. Üçüncü katın kadınları ikinci katın kadınlarıyla ağız dalaşına başlayınca da ağır sözler işitiliyordu. Sabahları erkeklerin çoğu çıkardı. Kadınların gürültüsü artar, çamaşır yıkayanların bağrış çağırışlarına, dikiş makinelerinin sesleri ve çatıda oturan veremli kadının yorgun öksürüğü karışırdı. Erkekler akşama doğru yorgun argın eve döndüklerinde merdiven onları teker teker yutardı.
…
Bu kitabı en uygun fiyata Amazon'dan satın alın
Diğerlerini GösterBurada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.
- Kategori(ler) Roman (Yabancı)
- Kitap AdıAlınteri
- Sayfa Sayısı152
- YazarJorge Amado
- ISBN9786257370974
- Boyutlar, Kapak13,5*21 cm, Karton Kapak
- YayıneviSel Yayınları / 2023
Yazarın Diğer Kitapları
Aynı Kategoriden
- Yılan ve Zambak ~ Nikos Kazancakis
Yılan ve Zambak
Nikos Kazancakis
Ruhumun içerisinde beliriverdin, biliyordum geleceğini. Bekliyordum da Seni. Tıpkı kışın donmuş ve ıssız, acı çekerek bekleyen yeryüzü gibi Seni bekliyordum. Sen baharsın, ağır ağır...
- Işık Bahçeleri ~ Amin Maalouf
Işık Bahçeleri
Amin Maalouf
Hoşgörü peygamberi Mani’nin inancı ve öyküsü Hıristiyanlık çağının şafağında, İsa’nın ölümünden iki yüz yıl sonra başlar. Bizim çağımızın da kahramanı olabilecek Mani, yaşam öyküsüyle,...
- Paris ve Londra’da Beş Parasız ~ George Orwell
Paris ve Londra’da Beş Parasız
George Orwell
Bir gün Paris’in orta yerinde meteliksiz kalan genç yazar, yoksulluk ve açlıkla mücadele etmeye başlar. Rehineciler, iş bulma kurumları, umut tacirleri, karın tokluğuna günde on yedi saat çalışılan karanlık otel mutfakları arasında sürüp giden Paris macerası, yazarın güç de olsa kendini Londra’ya atmasıyla sona erer ama Londra’da onu çok daha ağır şartlar beklemektedir.